SİYASETİN MEZARLIĞI
Aslında bu yazıyı kaleme almadan önce çok düşündüm. Çünkü bazı sözler vardır; söylemesi kolay, susması ise ağırdır. Fakat bazen susmak, gördüğün yanlışın ortağı olmaktır.

Milletin ve devletin emekliye ayırdığı, bugün herhangi bir makam ve mevki sahibi olmadığı için dün gördüğü ilgi ve alakayı artık görmeyen bazı insanlar var. Siyaset yaptıkları, makam sahibi oldukları dönemlerde milletin hissiyatına tercüman olmayan; doğruyu söylemekten, yanlışın karşısında durmaktan ve gerektiğinde bedel ödemekten uzak duranlar, ne hikmetse bugün aktif görev yapanlara akıl vermeye, yol göstermeye ve onları eleştirmeye başladılar.
Siyasetin kendilerine koltuk ve makam verdiği yıllarda doğruları söylemeyen, yanlışları görmezden gelen insanlar; görevleri sona erip emekli olduklarında birdenbire sanki hakikatin sözcüsü kesiliyorlar.
Oysa makamın gölgesinde söylenemeyen bir sözün, makamın gölgesi çekildikten sonra söylenmesinin ne kadar kıymeti olabilir?
Kendi siyasi ikballerinin dışında düşüncesi, fikri ve kaygısı olmayanların; bugün yine şahsi menfaatleri doğrultusunda aktif siyaset yapanları eleştirmelerini anlamak mümkün değildir.
Makamlar gelip geçicidir. Koltuklar insana emanet edilir ve günü geldiğinde geri alınır. İnsan bunu emekli olduktan sonra değil, makamın başındayken anlamalıdır. Zira görev sona erdikten sonra keşfedilen doğrular, zamanında söylenmeyen sözlerin yerini tutmaz.
Ne hazindir ki insanın şahsi hırsları, çoğu zaman gerçeklerin önüne geçebilmektedir.
Aktif görev yaptıkları dönemlerde eylemleriyle söylemleri birbirini tutmayan, yanlışlar karşısında sessiz kalan ve makamlarını korumak uğruna eleştirmekten kaçınanların, görevleri sona erdiğinde bir anda doğruları hatırlamaları insanı gerçekten üzüyor.
Bir anda “Doğrucu Davut” oluveriyorlar.
Oysa hakikat, emeklilikle birlikte hatırlanan bir değer değildir. Doğru, insanın makamı varken de doğrudur; makamı yokken de. Haksızlık, koltukta otururken de haksızlıktır; koltuktan kalktıktan sonra da.
Bu kadar tecrübenin ve yaşanmışlığın ardından böylesi davranışlar ne etikle ne de ahlakla bağdaşır. Hele ki sosyal medya üzerinden toplumun huzurunu ve birlikteliğini zedeleyecek, insanları birbirinden uzaklaştıracak ve ayrıştıracak söylemleri yaymak hiç doğru değildir.
Doğru olan; insanın aktif görev yaptığı süre içerisinde gördüğü yanlışı dile getirmesi, onu düzeltmek için mücadele etmesi ve gerektiğinde kendi makamını da riske atabilecek bir dirayet göstermesidir.
Beklenti içerisinde olunan müddetçe susup, makam sona erdiğinde “Şunlar yanlıştı, bunlar doğru değildi.” demenin ne topluma ne de siyasete gerçek anlamda bir katkısı vardır.
Velhasıl mesele makam değil, makamdayken nasıl bir insan olduğumuzdur.
Nefsi ve şeytanı mutlu edecek, toplumu ayrıştıracak, insanlar arasındaki birlik ve kardeşlik duygusunu zedeleyecek fikirleri ortaya atmanın hiçbir anlamı yoktur. Hele bunu geçmişteki hesapların gölgesinde yapmak, topluma fayda sağlamaz.
İnsanın, geçmişte savunduğu fikir dünyasından yalnızca kendi veya yakınlarının ikbali uğruna uzaklaşması; dün karşı çıktığı kişilerle bugün sarmaş dolaş olması, artık siyasetin değil, kişiliğin ve ilkenin sorgulanmasını gerektirir.
Çünkü siyaset insanı değiştirmemeli; insanın siyaset karşısındaki duruşu, onun kim olduğunu göstermelidir.
Makam gelir, makam gider.
Koltuk boşalır, unvanlar unutulur.
Fakat insanın geride bıraktığı söz, duruş ve ahlak kalır.
Siyasetin de bir mezarlığı vardır.
O mezarlıkta makamların, koltukların ve unvanların mezar taşları bulunur. Fakat asıl unutulmaması gereken şudur:
İnsan, makamını kaybettiğinde değil; makam uğruna doğrularını kaybettiğinde siyaseten mezara girmiş olur.







